back to top
12 Mayıs, 2026, Salı

Belçika Neden Türkiye’ye Yöneliyor?

FokusBelçika Neden Türkiye’ye Yöneliyor?

Belçika Neden Türkiye’ye Yöneliyor?

Kraliçe Mathilde’nin başkanlık ettiği, siyaset ve iş dünyasından çok sayıda ismin yer aldığı Belçika Ekonomi Heyeti’nin 10-14 Mayıs 2026 tarihleri arasında Türkiye’ye gerçekleştirdiği ziyaret, Avrupa jeopolitiğinde derin ve pragmatik bir dönüm noktası niteliğindedir. Önemli bir NATO müttefiki ile tedarik zinciri dayanıklılığını ve savunma ortaklıklarını güçlendirmeyi hedefleyen bu ziyaret, ikili ilişkilerde keskin bir paradigma değişimine işaret etmektedir. Özellikle havacılık, askeri-endüstriyel özerklik ve tedarik zinciri güvenliği gibi acil stratejik ihtiyaçlar, artık köklü siyasi ve ideolojik ayrılıkların önüne geçerek Avrupa’yı, Türkiye’nin küresel çaptaki vazgeçilmez konumunu kabullenmeye mecbur bırakmaktadır.

Stratejik Özerklik Arayışında Ortak İrade

Belçika, on dört yılı aşkın bir sürenin ardından ilk kez tüm siyasi ve ekonomik mekanizmalarını seferber ederek Türkiye’ye eşi görülmemiş büyüklükte bir heyet göndermektedir. Resmi açıklamalarda büyüme, inovasyon ve stratejik ortaklık vurgulansa da heyetin yapısı standart ticari temasların çok ötesindedir. Heyette; Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Maxime Prévot ile Savunma ve Dış Ticaret Bakanı Theo Francken’in yanı sıra Flaman ve Brüksel Bölgesi Başbakanları da yer almaktadır. Sergilenen bu ortak irade, Türkiye ile ilişkilerin artık sıradan bir dış politika tercihi olmaktan çıkıp Belçika’nın rekabet gücü ve geleceği için hayati bir zorunluluğa dönüştüğünün en net göstergesidir.

Avrupa Birliği (ve AB’nin kurumsal kalbi konumundaki Belçika), geçmişten bu yana Türkiye’ye karşı oldukça karmaşık ve çoğu zaman çelişkili bir tutum sergilemiştir. Resmi üyelik süreci, kökleşmiş önyargılar nedeniyle sekteye uğratılıp belirsizliğe terk edilmiştir. Ne var ki, arka planda her zaman fırsatçı bir iş birliği eğilimi varlığını korumuştur. Avrupa; Rusya ile Ukrayna arasında Karadeniz tahıl koridorunun güvence altına alınması, mülteci krizinin hafifletilmesi veya Orta Doğu’daki istikrarsızlığın yönetilmesi gibi kritik krizlerde çözüm için daima Türkiye’nin kapısını çalmaktadır. Bu ekonomi misyonu da söz konusu pragmatik yaklaşımın kurumsallaşmış bir devamı niteliğindedir: Türkiye bir yandan hayati bir ekonomik köprü olarak konumlandırılırken, diğer yandan resmi entegrasyon süreçlerinde paradoksal biçimde dışarıda bırakılmaktadır.

Savunma Sanayii ve Transatlantik Kaygılar

Misyonun titizlikle hazırlanan programı incelendiğinde, ziyaretin asıl jeopolitik ağırlık merkezinin savunma, havacılık ve ileri teknoloji olduğu açıkça görülmektedir. Heyetin önceliği; Baykar, TUSAŞ, Aselsan, BMC, FNSS ve SEDEF Tersanesi gibi Türk savunma sanayiinin bel kemiğini oluşturan kurumlara doğrudan erişim sağlamaktır. Bu stratejik tercih, transatlantik ilişkilerde yaşanan eksen kaymasıyla doğrudan bağlantılıdır.

ABD-Avrupa ilişkilerindeki son dönem diplomatik gerilimler ve Amerikan dış politikasının artan öngörülemezliği, Avrupa’yı acı bir gerçekle yüzleştirmiştir: ABD’nin güvenlik şemsiyesine aşırı bağımlılık artık sadece diplomatik bir zafiyet değil, hayati bir risktir. Sınırlarında jeopolitik tehditler artarken Avrupa ülkeleri, varlıklarını sürdürebilmek için bağımsız ordulara, güvenli tedarik zincirlerine ve milli teknolojik yetkinliklere sahip olmaları gerektiğini idrak etmişlerdir.

Tam da bu noktada Türkiye, stratejik özerkliğin ne kadar başarılı bir şekilde inşa edilebileceğini gösteren eşsiz bir model sunmaktadır. Dışa bağımlılığın yaratacağı riskleri yıllar önce öngören Ankara, yerli savunma ve teknoloji hamlesine tavizsiz bir şekilde yatırım yapmıştır. Bugün karşılaştığımız tablo ise tam bir jeopolitik ironidir: Batılı başkentlerin bir zamanlar şüpheyle yaklaştığı ve hatta engellemeye çalıştığı bu öz yeterlilik vizyonu, bugün Belçikalı savunma şirketlerini ve devlet yetkililerini Ankara’ya çeken ana unsura dönüşmüştür. Belçika’nın “Türk-Belçika Savunma Sanayii Günü”ne üst düzey katılımı, bağımsız bir savunma sanayiinin artık Avrupa tarafından da milli güvenliğin ön koşulu olarak kabul edildiğinin tescilidir.

Demokratik Gerçeklikler ve Batı Medyasının Çarpık Anlatısı

Türkiye-Belçika ilişkilerindeki temel gerilimi doğru okuyabilmek için Batı medyasının ve siyasi elitlerinin Türkiye’deki demokratik yapıyı nasıl resmettiklerine bakmak gerekmektedir. Yıllardır Belçika ve Avrupa basınında Türkiye’ye dair eksik ve kasıtlı olarak olumsuz bir tablo çizilmektedir. Bu anlatı ülkeyi çok sesli, dinamik ve katılımcı bir demokrasi olarak görmek yerine devletin tüm aygıtlarını tek bir kişiye indirgeyen eleştirel bir mercekten süzülmektedir.

Oysa Türkiye’deki yerel yönetimlerin el değiştirmesi veya son cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki kıyasıya rekabet, Avrupa’daki demokratik zafiyet iddialarını boşa çıkaran en canlı kanıtlardır. Dahası, 15 Temmuz 2016’daki kanlı darbe girişimine Avrupa’nın verdiği cılız ve gecikmiş tepki, ikili ilişkilerde hâlâ kapanmamış bir güven kırılmasıdır. Türk halkı sokaklarda tanklara direnip demokrasisini savunurken Avrupa’nın net bir dayanışma sergilemek yerine tereddütlü bir tutum takınması hafızalara kazınmıştır. Hatta bazı Avrupalı çevrelerin bu darbe girişimini seçilmiş bir hükümete saldırıdan ziyade otoriterliğe karşı bir başkaldırı gibi sunmaya çalışması, olayları bizzat yaşayanlar nezdinde büyük bir infial yaratmıştır. Türkiye’nin demokratik reflekslerinin bu denli çarpıtılması, Ankara’nın bugün Avrupa’dan gelen sıcak mesajlara haklı bir temkinle yaklaşmasına neden olmaktadır.

İç Bölünmeler ve Çifte Standartlar

Bu ekonomik misyonun gölgesinde yatan en büyük ahlaki çelişki ise Gazze’de devam eden soykırım ve insanlık dramına bakış açısındaki keskin farklılıktır. Belçika, tarihsel olarak Avrupa içinde nispeten Filistin yanlısı bir tutum sergilese de mevcut hükümet bu konuda derin bir bölünme yaşamaktadır.

Belçika’nın iktidar partisi olan N-VA (Yeni Flaman İttifakı), çok daha sert ve İsrail yanlısı bir çizgi benimsemektedir. Filistin Devleti’ni tanıma söylemlerini, Hamas’ın tamamen silahsızlandırılması veya Filistin eğitim sisteminin dış denetimi gibi gerçekleşmesi imkânsız şartlara bağlayarak fiiliyatta İsrail’in stratejik çıkarlarını korumaktadır. Buna karşın, kabinenin diğer kanadında yer alan Dışişleri Bakanı Maxime Prévot, bizzat şahit olduğu Beyrut bombardımanlarının ardından İsrail’in Lübnan ve Batı Şeria’daki yasa dışı eylemlerini ‘kesinlikle kabul edilemez’ bularak net ve açık sözlü bir tavır koyabilmektedir.

Ankara ise en başından beri İsrail’in saldırılarını en yüksek perdeden kınamakta; Uluslararası Adalet Divanı’ndaki (UAD) soykırım davasına konu olan ağır savaş suçlarına dikkat çekmektedir. BM raporlarının Gazze’deki soykırım eylemlerini belgelemesine rağmen Belçika liderliğinin bir kısmı sorunu sanki 7 Ekim’de başlamış gibi çerçevelemekte; on yıllardır süren işgal, abluka ve sistematik şiddeti tamamen görmezden gelmektedir.

Burada Avrupa’nın direniş kavramına yönelik köklü çifte standardı gün yüzüne çıkmaktadır. 1. Dünya Savaşı’nda Alman işgaline direnen ve düşmanı durdurmak için Yser Ovası’nı sular altında bırakarak kendini feda eden Belçikalılar, haklı olarak tartışmasız milli kahramanlar kabul edilmektedir. Ancak mesele on yıllardır bombalanan, açlığa mahkum edilen ve toprakları işgal edilen Filistinlilerin direnişine gelince, tüm tarihsel bağlam bir kenara bırakılmakta ve bu insanlar bazı Belçikalı siyasilerin gözünde “kendi felaketini hazırlayan teröristler” olarak yaftalanmaktadır. Bu bilişsel çarpıtma, Avrupalı liderlerin uluslararası hukuk ilkelerini sadece kendi stratejik çıkarlarıyla örtüştüğünde savunmalarına kılıf hazırlamaktadır.

Akademik Diplomasi ve Stratejik Bilgi Transferi

Belçika Ekonomi Heyeti, aradaki bu derin siyasi ve ideolojik uçurumu kapatmak için akademik diplomasiyi ve kurumsal araştırma ortaklıklarını ustaca bir manevra alanı olarak kullanmaktadır. KU Leuven, UGent, UAntwerp ve UHasselt gibi saygın üniversitelerin temsilcilerinin heyette yer alması, entelektüel yumuşak gücün stratejik bir hamlesidir.

Buradaki temel amaç, Belçikalı akademisyenleri Türkiye’ye getirmekten ziyade daha önce Belçika’da eğitim görüp Türkiye’ye dönmüş ve kritik pozisyonlara gelmiş geniş Türk mezun ağını harekete geçirmektir. Heyetin Teknopark İstanbul ve TÜBİTAK UZAY gibi kilit inovasyon merkezlerinde planladığı temaslar ve Endüstri 5.0’a yönelik atılacak imzalar; siyasetin yarattığı günlük sürtüşmeleri aşarak ilişkileri Ar-Ge ve teknolojik iş birliği gibi somut zeminlere oturtmayı hedeflemektedir.

Avrupa’nın Uyanışı ve Eşitler Arası Yeni Ortaklık

Başlangıçta Avrupa’nın tedarik zinciri kaygıları ve stratejik zafiyetleri nedeniyle şekillenen bu misyon, nihayetinde Türkiye-Avrupa ilişkilerinde daha rasyonel ve gerçekçi bir dönemin habercisidir. Değişen jeopolitik dengeler, Avrupalı karar alıcıları eski önyargılarından sıyrılmaya mecbur bırakmıştır. Artık karşılarında kapıda bekletilecek ebedi bir aday ülke değil; kendi rotasını çizen, bölgesel denklemleri belirleyen ve teknolojik altyapısıyla küresel bir aktöre dönüşen egemen bir Türkiye bulunmaktadır.

Bu gecikmiş idrak süreci, ikili ilişkilerin kurallarının da yeniden yazılmasını şart koşmaktadır. Avrupa’nın Türkiye’nin ileri teknoloji ve savunma sanayisine duyduğu bu büyük ilgi, yalnızca ticari bir alışveriş değil; Avrupa sahnesinde siyasi eşitliğin ve karşılıklı saygının tesis edilmesi için meşru bir diplomatik zemindir.

Belçika ve Avrupa bir yandan Türkiye’nin inovasyon kapasitesinden, akademik ağlarından ve savunma altyapısından sonuna kadar faydalanmayı amaçlarken; diğer yandan Türk akademisyenlerini, mühendislerini ve iş insanlarını kapılarında aşağılayıcı Schengen vizesi engellerine maruz bırakma çelişkisini artık sürdüremez. Gerçek ve eşitler arası bir ortaklık; vizelerdeki bu bürokratik engellerin kaldırılmasını ve Türkiye’nin Batı medyasındaki çarpıtılmış imajının, bu tür resmi temaslarla kurulacak kurumsal iletişim mekanizmaları sayesinde düzeltilmesini şart koşmaktadır.

Sonuç olarak; jeopolitik mecburiyetlerden doğan bu pragmatik yakınlaşma, geçmişin asimetrik alışkanlıklarını geride bırakıp karşılıklı çıkara, teknolojik entegrasyona ve diplomatik eşitliğe dayalı sahici bir müttefiklik kurmak için tarihi bir fırsat sunmaktadır. Türkiye, sergilediği vizyoner teknoloji ve stratejik özerklik hamleleriyle sadece kendi ulusal güvenliğini tahkim etmekle kalmamış; Avrupa’nın Türkiye’ye bakış açısını da temelden değiştirmeyi başarmıştır.

 

Amina Smits Akılma
Amina Smits Akılma
Amina Smits Akılma, 2011’de Leuven Üniversitesi’nin Orta Doğu Çalışmaları Bölümü’nden mezun oldu. Aslen Belçikalı olan Akılma, 2017 yılında Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi Medeniyetler İttifakı Enstitüsü’nde “Osmanlı-Avrupa İlişkileri Bağlamında Edward Said’in Oryantalizm’ini Eleştirel Bir İnceleme” başlıklı tezi ile yüksek lisans derecesini aldı. Çalışma ve ilgi alanları arasında oryantalizm, İslamofobi, post-kolonyalizm, ırkçılık, aşırı sağ ve göç bulunmaktadır. Anadili olan Flemenkçe dışında Türkçe ve İngilizceyi anadil seviyesinde konuşmakta; Arapça ve Fransızcayı okumaktadır. 2020 yılından beri Avrupa İslamofobi Raporu’nun Hollanda ve Belçika bölümünü yazmaktadır. Türkiye Araştırmaları Vakfı’nda araştırmacı olarak çalışmaktadır.
spot_img

Öne Çıkanlar

ilgili makaleler

spot_img