Donald Trump’ın başkanlığı döneminde Orta Doğu politikasına ilişkin en çok tartışılan konulardan biri, İsrail-Filistin meselesi ve özellikle Gazze Şeridi’yle ilgili açıklamaları olduğu biliniyor. “Yüzyılın Planı” (2020) olarak da bilinen teklif ve sonrasındaki söylemlerin, bölgede zaten hassas olan dengeleri daha da kırılgan hâle getirdiği görülüyor. Gazze Şeridi, Filistin meselesinin coğrafi ve demografik açıdan en sorunlu alanlarından biri olarak uzun zamandır gündemden düşmüyor. Trump, bu bölgede “güvenlik” ve “istikrar” sağlanmak adı altında skandal yaratacak yeni öneriler ortaya koyarken, bu istek ve önerilerinin uluslararası hukuka aykırı olduğu, buna hakkı olup olmadığı gibi tartışmalara ve gündemlere ise hiç kulak asmıyor.
Uluslararası ilişkiler teorileri, liderlerin ve devletlerin söylemlerinin yalnızca diplomatik metinler olmadığını aynı zamanda politikaların şekillenmesinde kurucu bir rol oynadığına işaret eder. Özellikle inşacı (konstrüktivist) yaklaşımı benimseyen siyaset bilimciler, dilin ve söylemin uluslararası ilişkilerde kimlikleri ve çıkar algılarını nasıl yeniden tanımladığına vurgu yapar. Bu çerçevede Donald Trump’ın yeni başkanlığı döneminde sergilediği agresif ve çoğunlukla tek taraflı söylem, ABD’nin geleneksel sözde “arabulucu” kimliğini yıpratırken hem Washington yönetiminin hem de bölgedeki müttefiklerinin politikalarını tekrar gözden geçirmesine yol açıyor. Nitekim Trump’ın yeni dönem söylemleri; John Mearsheimer gibi realist kuramcıların, büyük güçlerin bölgesel ittifak ve çıkar hesaplarını öncelediğine; Robert Keohane gibi liberal kuramcıların ise çok taraflı kurumlar ve uluslararası hukukun bu süreçlerde ihmal edildiğine dikkat çeken söylemlerini aklımıza getiriyor. Diğer yandan, Barry Buzan ve Ole Waever gibi güvenlik çalışmaları uzmanları da Körfez bölgesinin kendine özgü bir “güvenlik kompleksi” olduğunu, bu nedenle dış aktörlerin tek taraflı söylemlerinin kolaylıkla bölgesel krizleri tetikleyebileceğini dile getirdiği iddiaları destekler nitelikte.
Bu bağlamda Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Katar, Kuveyt, Umman ve kısmen Mısır ile Ürdün gibi devletler, sadece ABD ile olan stratejik veya ekonomik ilişkileri üzerinden değil, aynı zamanda kendi bölgesel nüfuzlarını ve arabuluculuk kabiliyetlerini koruma çabalarıyla ön plana çıkıyorlar. Siyaset bilimcilerin üzerinde mutabık olduğu bir diğer nokta, bu aktörlerin ulusal çıkarlarını korurken aynı zamanda Orta Doğu’daki istikrarı sağlama sorumluluğunu da üstlenmeye çalışıyor olmaları. Örneğin F. Gregory Gause III, Körfez ülkelerinin hem ABD gibi dış güçlerle hem de bölge içi aktörlerle kurdukları ilişkilerde “denge” politikasına önem verdiklerini, zira hem Arap kamuoyunun Filistin meselesine duyarlı olması hem de Washington ile iktisadi ve güvenlik bağlarının sürdürülmesi gibi iki farklı dinamiği idare etmeleri gerektiğini ileri sürmesi bölgedeki ülkelerin genel olarak durumunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla Körfez ülkelerinin Trump döneminde ayrı bir inceleme konusu hâline gelmesi, uluslararası politika literatüründe lider söylemlerinin kimlik inşası ve dış politika stratejileri üzerindeki etkisine dair zengin bir örnek sunuyor.
Bu yazıda, önce uluslararası ilişkiler teorilerinden realizm, inşacılık (konstrüktivizm) ve liberalizmin Trump’ın Gazze söylemlerini nasıl açıklayabileceği tartışılacak, sonrasında Körfez ülkelerinin bu söylemlere nasıl tepki verdiği ve uluslararası hukukun bu meseledeki rolü incelenecektir. Son bölümde ise geleceğe dair senaryolar ve Körfez ülkelerinin Gazze politikalarının nasıl evrilebileceği üzerine bir değerlendirme yapılacaktır.
Teorik Arka Plan
Realizm
Realist teori, devletlerin temel amacının güvenlik ve güç maksimizasyonu olduğu varsayımına dayanıyor. Bu bakış açısıyla Trump yönetiminin söylemlerini değerlendirdiğimizde, ABD’nin Orta Doğu’da İsrail üzerinden kendi çıkarlarını koruma ve güç konumunu pekiştirme hedefi göze çarpıyor. Realist çerçevede, Gazze’deki insani veya hukuki kaygılar ikinci planda kalıyor. Esas mesele, ABD’nin stratejik müttefiki İsrail’in bölgesel güvenliğine ve askeri üstünlüğüne destek vermek hâline geliyor. Körfez ülkeleri de bu realist denklemin içinde, kendi ulusal çıkarlarını korumak adına ABD ile iş birliği yapmakla, Filistin meselesinde insani, İslami ve Arap dayanışmasının gerektirdiği politikaları sürdürmek arasında bir denge arayışında kalıyor.
İnşacı Teori (Konstrüktivizm)
İnşacı teoriye göre, uluslararası politika yalnızca maddi çıkarlar üzerinden anlaşılmaz; kimlik, söylem ve normların da bir o kadar belirleyici olduğu iddia ediliyor. Trump’ın Gazze konusundaki söylemleri, ABD’nin sözde “arabulucu” kimliğinden ziyade “tek taraflı İsrail destekçisi” kimliğini güçlendiriyor. Bu süreçte, söylem ve kimlik inşasının en büyük yansıması, bölgedeki aktörlerin — özellikle Körfez ülkelerinin — ABD’ye ve İsrail’e dönük tutumlarının yeniden tanımlanması şeklinde gerçekleşiyor. BAE’nin İbrahim Anlaşmaları sonrasında İsrail’le ilişkileri normalleştirmesi, Katar’ın Hamas ile sürdürdüğü ilişkiler ve Suudi Arabistan’ın Filistin yanlısı retorik ile ABD-İsrail ilişkilerini koruma çabası arasındaki gidip gelmeleri, büyük ölçüde kimlik siyasetinin ve söylemsel stratejilerin etkisiyle şekilleniyor.
Liberalizm
Liberal teori, devletler arasındaki uluslararası hukukun, kurumların ve çok taraflı anlaşmaların önemini vurgulayan ve birçok devletin kendini bu teoriyle tanımladığı bir yaklaşım olarak biliniyor. Ama ne acıdır ki Trump’ın “Yüzyılın Planı” olarak sunduğu öneri, uluslararası hukuk ve BM kararlarıyla uyum sağlamaktan uzak bir karar olmasına rağmen olması gereken bir tepkiyle karşılaşmıyor. Yine yaklaşım çerçevesinde küresel güçlerin bölgesel iş birliğini teşvik etmesi yerine, Filistin meselesinde dayatmacı bir yaklaşım sergilemesi eleştirel bir yaklaşımla karşılaşılmasını gerekli kılıyor. Bu bağlamda, Körfez ülkelerinin bir kısmı (özellikle Katar ve Kuveyt gibi aktörler), uluslararası hukukun korunmasını ve çok taraflı diplomatik girişimlerin devam etmesini savunuyorlar. Ancak ABD ile güçlü ilişkilere sahip olmak isteyen Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler ise bazen bu liberal prensiplerden taviz vererek “pragmatik” tutumlar sergiliyorlar.
Şimdi, sunulan bu perspektifler çerçevesinde hem Trump’ın Gazze açıklamalarını hem de Körfez Ülkelerinin bu açıklamaya karşı yaklaşımlarını inceleyeceğiz.
Trump’ın Gazze Açıklamaları ve Söylemsel Stratejisi
Yüzyılın Planı (2020) ile Bağlantısı, Ateşkes Süreci, Trump Etkisi ve Uluslararası Hukuka Aykırılık
Trump yönetiminin Gazze ile ilgili açıklamalarını, “Yüzyılın Planı” adıyla duyurulan İsrail-Filistin çatışmasına ‘nihai’ çözüm önerisinden ayrı düşünmek zor görünüyor. Söz konusu planda, Filistin topraklarının parçalı hâli neredeyse kalıcı bir statüye kavuşturulurken, Gazze Şeridi’nde de İsrail’in güvenlik ihtiyaçlarına öncelik tanınan bir karar alındı. Bu, Filistin tarafına oldukça dezavantajlı şartlar getirirken, uluslararası toplumun büyük bir kesimi tarafından “tek taraflı ve adaletsiz” olarak görüldü.
Gazze’deki insani durum zaman zaman ateşkes anlaşmalarıyla değişme sinyalleri verse de kalıcı bir çözüm henüz mümkün olmamış görünüyor. Trump yönetiminin bu ateşkes süreçlerine yaklaşımı, genellikle İsrail’in güvenlik kaygılarını ön plana çıkaran ve Filistin tarafına koşullu bir müzakere zemini önermek şeklinde özetlenebilir. Ancak bu yaklaşım, Hamas’ın ve diğer Filistinli grupların tepkisine yol açıyor, zaman zaman Körfez ülkelerinin arabuluculuk girişimlerini de zora sokuyor.
Trump döneminde zaman zaman gündeme gelen bir başka tartışma da Gazze nüfusunun bir kısmının Mısır veya Ürdün topraklarına yönlendirilmesi, böylece Gazze’nin demografik ve coğrafi yükünün hafifletileceği iddiasıydı. Şimdi ise bu iddia ciddi bir söyleme dönüştü ve Gazze’nin boşaltılması noktasında etrafındaki ülkelere düşen sorumluluklar bile gündeme taşındı. Böylesi söylemler, uluslararası hukukta “zorla yerinden etme” ilkelerine aykırı olduğu gibi hem Mısır hem de Ürdün tarafından resmî olarak reddedildi. Bu söylem, Gazze’deki insani krizi daha da derinleştirecek bir politika olarak yorumlanıyor. Trump yönetiminin Gazze’ye ilişkin açıklamaları, uluslararası hukuk açısından da sorunlu yönler taşıyor. Bölgede süregelen ablukanın hafifletilmesi ve insani yardımların sağlanması yerine, İsrail’in güvenlik politikalarının desteklenmesi ön plana çıkartılıyor. BM’nin ve diğer uluslararası kuruluşların sürekli dikkat çektiği insani kriz ise genellikle “terörle mücadele” söylemi içerisinde ikinci planda kalıyor.
Körfez Ülkelerinin Trump’ın Gazze Açıklamalarına Tepkileri
Suudi Arabistan
Suudi Arabistan, eskiden Filistin meselesinde geleneksel olarak Arap Barış Girişimi’nin mimarı ve Filistin halkının haklarının “koruyucusu” şeklinde bir imaja sahipti. Ancak aynı zamanda ABD’nin bölgedeki en yakın müttefiklerinden biri olarak, Trump yönetimiyle stratejik ve ekonomik açıdan ilişkilerini korumaya büyük özen gösteren bir ülke olarak da biliniyor. Riyad yönetimi, Trump’ın Gazze konusundaki sert söylemlerine doğrudan karşı çıkmamakla birlikte, Filistin halkına yönelik desteğini de diplomatik düzeyde sürdürmeye çalışıyor. Bu durum, bir tür “denge siyaseti” olarak yorumlanabilir.
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE)
BAE, İbrahim Anlaşmaları çerçevesinde İsrail ile normalleşme yoluna giren ilk Körfez ülkesi olarak biliniyor. Trump yönetimi, bu anlaşmayı Orta Doğu’da barışa yönelik büyük bir adım olarak lanse etti. Dolayısıyla BAE, Filistin meselesinde geleneksel Arap söyleminden kısmen uzaklaşmakla eleştiriliyor. Gazze’ye yönelik açıklamalarda ise BAE, ABD ile yakın ilişkilerini bozmayacak, aynı zamanda bölge ülkeleriyle de aşırı gerilim yaşamayacak bir dil kullanmaya özen gösteriyor. Bu pragmatik yaklaşım, BAE’nin giderek artan bölgesel nüfuzu ve ekonomik çıkarlarıyla da yakından ilişkili olduğu görülüyor.
Katar
Katar, Körfez İşbirliği Konseyi’nde bazı üyelerle yaşadığı siyasi krizler ve özellikle 2017’de Suudi Arabistan liderliğindeki ambargo girişimi sonrasında daha bağımsız bir dış politika çizgisi izlemeye yöneldi. Filistin konusundaki tavrı ve özellikle Hamas ile yürüttüğü temaslar, Trump yönetimiyle zaman zaman gerilim yaratmıştı. Buna rağmen Katar, Gazze’nin insani yardım gibi acil ihtiyaçlarına maddi destek sağlayan ve ateşkes süreçlerinde arabuluculuk üstlenmeye çalışan önemli bir aktör olarak ortaya çıktı. Bu tavrını sürdürerek, bir yandan bölgedeki diplomatik prestijini artırmaya çalışırken diğer yandan ABD ile ilişkilerini de tamamen koparmamaya özen gösterdiği de biliniyor.
Kuveyt ve Umman
Kuveyt ve Umman, genellikle daha “sessiz diplomasi” tercih eden, bölge krizlerinde arka kapı müzakerelerine açık yapılarıyla tanınır. Trump’ın Gazze açıklamalarına karşı doğrudan ve sert tepki vermemekle birlikte, Filistin halkının haklarına yönelik desteği diplomatik açıklamalarla sürdüren bir politika izliyor. ABD ile ilişkileri riske atmak istemeyen bu ülkeler, aynı zamanda Körfez İşbirliği Konseyi’nin bölgesel bütünlüğünü korumak amacıyla da dikkatli bir dil kullanmayı tercih ediyorlar.
Mısır ve Ürdün
Her ne kadar “Körfez ülkeleri” tanımlamasına tam olarak girmeseler de Mısır ve Ürdün, Filistin meselesinde tarihsel sorumluluk sahibi ülkeler olarak sıklıkla bu tartışmaların merkezine yerleşiyorlar. Özellikle Trump’ın Gazze’nin boşaltılması veya Mısır ve Ürdün topraklarının yeniden şekillendirilmesi yönündeki açıklamaları, Kahire ve Amman tarafından net bir biçimde reddedildi. Her iki ülke de bölgesel istikrarın bu tür tek taraflı planlarla zedeleneceği görüşünü dile getirdi. Her ne kadar bugünlerde Ürdün Kralı Abdullah’ın ABD ziyaretinde Trump’a karşı kullandığı övgü dolu sözler Ürdün’ün Trump’ın Gazze’nin geleceğine dair sözlerine karşı verdiği ilk tepkisinin yumuşadığı yönünde olsa da son tahlilde beklentimiz Gazze halkının yanında yer alması, bu karara karşı tepkisinin devam etmesi yönünde oluyor.
Uluslararası Hukuk ve Meşruiyet Sorunları
Trump yönetiminin önerileri ve Gazze’ye dair söylemleri, birçok uluslararası hukuk normu ile çelişme potansiyeli barındırıyor;
- Self-determinasyon hakkı: Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının göz ardı edilmesi veya kısıtlanması söz konusu.
- Mülteci hakları: Gazze nüfusunun zorla başka ülkelere yönlendirilmesi gibi iddialar, mülteci haklarını ilgilendiren uluslararası sözleşmelere de aykırılık taşıyor.
- Ateşkesin garantörleri: Mısır, Katar ve BM gibi aktörlerin katılımıyla sağlanan ateşkes süreçlerinin, yeni tek taraflı planlarla by-pass edilmesi diplomatik açıdan tepki çekiyor.
- BM Kararları: Gazze dahil olmak üzere Filistin topraklarının statüsüne ilişkin BM Güvenlik Konseyi ve Genel Kurul kararları söz konusu. Trump’ın plan ve söylemlerinin büyük bölümü, bu kararların çizdiği çerçevenin dışında kalıyor.
Uluslararası hukukun korunması ve meşruiyet inşasında, Körfez ülkelerinin açık veya örtülü destekleri önem taşıyor. Ancak yukarıda belirtilen gerekçelerle pek çok ülke ve uluslararası kuruluş, Trump yönetiminin Gazze açıklamalarını şimdilik eleştirmiş veya reddetmiş görünüyor.
Trump’ın Gazze’nin Geleceği ile İlgili Açıklamaları ve Körfez Ülkelerinin Rolü
Trump’ın Gazze açıklamaları, uluslararası ilişkiler teorileri ışığında incelendiğinde, ABD’nin bölgedeki güç dengesini koruma amacı ve söylemdeki tek taraflılık dikkat çekiyor. Realist perspektif, ABD’nin İsrail’in güvenliği üzerinden kendi stratejik çıkarlarını pekiştirdiğini vurgularken; inşacı teori, Trump’ın retoriğinin ABD’nin uluslararası kimliğini “İsrail taraflı arabulucu” olarak yeniden inşa ettiğine işaret ediyor. Liberal teori ise çok taraflı diplomasinin ve uluslararası hukukun bu süreçte ihmal edildiğini ortaya koyuyor.
Körfez ülkelerinin tepkileri, bölgesel siyaset ve uluslararası konjonktür arasındaki denge çabalarının bir yansıması olarak okunabilir. Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Umman gibi aktörler hem ABD ile ilişkilerini gözetmek hem de Filistin halkına yönelik geleneksel desteği sürdürmek ikilemiyle karşı karşıya kalmış durumdalar. Mısır ve Ürdün ise hem coğrafi yakınlık hem de tarihsel sorumlulukları nedeniyle neyse ki söz konusu planları ve açıklamaları net biçimde reddetme eğiliminde oluyorlar.
Uluslararası hukukun ve meşruiyet arayışının, Filistin meselesinde kalıcı bir çözümün temelini oluşturduğunu söylemek mümkün gözüküyor. Ancak Trump döneminde uluslararası hukukun ihmal edildiği görülmüş, bölgesel istikrar daha da kırılgan hâle gelmiştir. Gelecek dönemde ABD yönetiminde veya bölgedeki güç dengelerinde yaşanacak değişimler, Körfez ülkelerinin Gazze politikalarında da dönüşümlere yol açabilir. Yine de Filistin meselesi, sadece jeopolitik hesaplar değil; aynı zamanda kimlik, meşruiyet ve bölgesel kamuoyunun baskısıyla şekillenen, çok katmanlı bir sorundur.
Son tahlilde, Trump’ın Gazze konusundaki yaklaşımının uluslararası ilişkiler teorileri açısından en önemli sonucu, ABD’nin geleneksel sözde “arabulucu” konumunun aşınması ve Körfez ülkelerinin dış politikalarında dengeleme davranışlarının daha belirgin hâle gelmesidir. Bölgesel güvenlik ve diplomatik gelecek ise, yalnızca büyük güçlerin açıklamalarına değil, bölge ülkelerinin hem kendi aralarında hem de Filistin tarafıyla yapıcı diyalog kurma becerisine bağlı olacaktır.


